Kendime yeni bir proje hazırladım bu ay için.Madem gidemiyorum İtalya'ya, İtalya bana gelsin o zaman dedim ve bugün bütün gün İtalya'yı yaşayacağım.Bu ay her haftasonu başka bir ükedeyim.:)
Eveet sabah kalkıyorum, bir İtalyan kahvaltısı hazırlıyorum kendime, ben hep benziyor sanırdım klasik Türk kahvaltısına. ama bizim kahvaltılık dediğimiz yumurta,zeytin,peyniri kahvaltıda nasıl yiyebildiğimize şaşırdıklarını öğrendim.İtalyanlar için yemek yemek,hazırlamak adeta bir seromoni olsa da bu kahvaltı için geçerli değil genelde ayaküstü atıştırmalarla geçiriliyormuş.Tatlı bir kahvaltı için cappuccino ve badem ezmeli kruvasanlar en çok tercih edilen.Tuzlu birşeyler istersek de üçgen tost ekmeği içine mozerella domates ve fesleğen.Benim tercihim tatlı bir kahvaltıdan yana oldu.Jovanotti dinliyorum bu sırada,favorim ise Morirò d'amore oldu.
İtalyan bir yazar okumak lazım bugünün şerefine diyorum.Devam ettiğim Umberto Eco'nun da bir İtalyan olduğunu ama aslında kendisinin bu konuda kafasının karışık olduğunu bildiğimden tam bir İtalyan olan Dante'nin İlahi Komedyasına başlıyorum.Divina Commedia yani.
Nel mezzo del cammin di nostra vita
mi ritrovai per una selva oscura
ché la diritta via era smarrita.
Ahi quanto a dir qual era è cosa dura
esta selva selvaggia e aspra e forte
che nel pensier rinova la paura!
Öğle yemeğinde pizza tercih ediyorum tabi İtalya denince akla ilk gelen olarak.Bir akdeniz pizza sipariş ediyorum bir pizzacıdan.Ketçap , mayonez yok tabi :).Yanında uzun zamandır içmek için özel bir an beklediğim Pinot Grigio Ramato 2008'i açıyorum artık :).2 kadehle eşlik ediyor pizzama.Kulaklarda Pavorotti var bu sefer.
İtalyan film günlerinde görüp de gidemediğim bir film Kar ve Kaplan (Le tigre e le neve)izliyorum.Filmde Hayat Güzeldir'den tanıdığım Roberto Benigni'de var.Aynı zamanda filmin yönetmeni de.
Şarabımı bitirme istemesem de yaptığım pesto soslu fettucinin yanında güzel olacağını hissettiğim için bir kadeh daha alıyorum.(Bu isimleri böyle yazınca havalı olduğunun farkındayım bildiğin makarna işte:) Yatmadan önce de Altri Stromenti dinliyorum biraz Dante'ye devam ederek.
Ev arkadaşımın sevgilisi Enrico'ya teşekkür diyorum bugünü yaşamamdaki verdiği bilgiler için. :)
küçük kara balık
"küçük balık denizi düşünüyordu. bu düşünce onun zihninde birgün gerçekleştireceği bir amaçtı. ona göre hayat yalnızca yemek, uyumak, küçücük; dünya sandığı bir gölde yaşamak değildi."
21 Nisan 2012 Cumartesi
17 Aralık 2011 Cumartesi
Karlovy Vary
Prag'tan 2 saat süren yolculuğumuzun ardından varıyoruz.Bu arada yollar deprem paralarını bizim gibi duble yollara harcamadıklarından mı bilinmez çok düzgün değildi.Yine çift yol fakat asfalt kötüydü.Çok az özel araba geçti genelde otobüsler kullanılıyor.
Yol üstünde Pilsen şehrine uğruyoruz.Evet doğru tahmin bira şehri :)Hemen yol üstünde duruyoruz ve Breznak biralarından alıyorum bir paket.Alkolsüzü de var.Yolda içelim diye alıyoruz zaten alkollüleri içilince de baya yüksek bir sınıra kadar araba kullanılabiliyormuş.E sorun yoksa alkollü alıyoruz biz de :)Yanına da wasabili fıstık alıyorum.Süper bir ikili oluyorlar.
Varıyoruz Karlovy Vary'e.Kartpostal gibi derler ya hıhhh tam öyle bir yer.Ben biraz Eskişehir'ime de benzettim.Ortada küçük bir nehir köprüler...
Anlamı Karl'ın banyosu.Zaten sıcak sularıyla ünlü.Hatta Atatürk'te bir ara tedavi için burada bulunmuş ama yarım kalmış tedavisi o yıllarda.
Bohemia kristali, porseleni ve granad adlı taşı da ünlü.Hatta bu sıcak suları içmek için özel bir bardak yapmışlar.İbriği var ve pipet gibi kullanıyorsunuz.Oradan su geçerken soğuyor ve çok sıcak şeyleri bile ağzınız yanmadan içebiliyorsunuz tecrübeyle sabit :)
Son James Bond filmi Casino Royal de buradaki bir otelde çekilmiş.
Buranın ünlü kafelerinden Elefant a oturuyoruz.Russian Chocalate alıyorum ve o da ne.İlk yudumum da sanırım sek vodka içiyorum.Sonra çikolatayla iyice karıştırınca normale dönüyor tadı ama dikkatli olun siz ilk yudumu alırken :)Bir de kağıt helvası çok meşhurmuş ama bizimkinden bir farkı yok.
Sıra gelir Becherovka'ya.Buranın suları,12 çeşit baharat ve bir miktar alkolle başta ilaç olarak kullanılan bu içecek sonradan alkolü artırılarak %38 alkollü ve genelde yemekten önce aperatif olarak servis ediliyor.
Asıl bugünün akşamı Prag'a dönüşte gideceğimiz muhteşem ortaçağ gecesi için sabırsızlanıyorum.Girer girmez farklı bir dünyaya adım atıyoruz.Masalar,sandalyeler hatta şarap içtiğimiz bardaklar bile ahşap.Medieval müzikler çalan bir grup adam geliyor davullarıyla önce ardından dansçı kızlar,ateş gösterileri,orta oyunları..Onlar anlatılmaz yaşanır cinsten şeyler.Yemek olarak bezelyeli bol tuzlu bir çorba içiyoruz.Ardından kaz eti.

İlerleyen saatlerde falcı geliyor ve kariyer ve aşk arasında kalacağımı ve kesinlikle düşünmeden kariyere yöneleceğimi,bu konuda bu aralar kendimi çok sıktığımı ama hiç gerek olmadığını zaten herşeyin iyi göründüğünü söyledi umarım öyle olur :))
Çorbamız
Anlamı Karl'ın banyosu.Zaten sıcak sularıyla ünlü.Hatta Atatürk'te bir ara tedavi için burada bulunmuş ama yarım kalmış tedavisi o yıllarda.
Bohemia kristali, porseleni ve granad adlı taşı da ünlü.Hatta bu sıcak suları içmek için özel bir bardak yapmışlar.İbriği var ve pipet gibi kullanıyorsunuz.Oradan su geçerken soğuyor ve çok sıcak şeyleri bile ağzınız yanmadan içebiliyorsunuz tecrübeyle sabit :)
Son James Bond filmi Casino Royal de buradaki bir otelde çekilmiş.
Sıra gelir Becherovka'ya.Buranın suları,12 çeşit baharat ve bir miktar alkolle başta ilaç olarak kullanılan bu içecek sonradan alkolü artırılarak %38 alkollü ve genelde yemekten önce aperatif olarak servis ediliyor.
Asıl bugünün akşamı Prag'a dönüşte gideceğimiz muhteşem ortaçağ gecesi için sabırsızlanıyorum.Girer girmez farklı bir dünyaya adım atıyoruz.Masalar,sandalyeler hatta şarap içtiğimiz bardaklar bile ahşap.Medieval müzikler çalan bir grup adam geliyor davullarıyla önce ardından dansçı kızlar,ateş gösterileri,orta oyunları..Onlar anlatılmaz yaşanır cinsten şeyler.Yemek olarak bezelyeli bol tuzlu bir çorba içiyoruz.Ardından kaz eti.
(Karanlık ama müziğin yarattığı ruh hali önemli olan)
İlerleyen saatlerde falcı geliyor ve kariyer ve aşk arasında kalacağımı ve kesinlikle düşünmeden kariyere yöneleceğimi,bu konuda bu aralar kendimi çok sıktığımı ama hiç gerek olmadığını zaten herşeyin iyi göründüğünü söyledi umarım öyle olur :))
Çorbamız
Karlovy Vary
16 Aralık 2011 Cuma
Uzun zamandır kitap okurken dinleyebileceğim güzel müzikler arıyordum sonunda buldum.Dün akşam dinlerken kahvemi de yaptım uzun zamandır okumak istediğim Prag Mezarlığı'nı da okumaya başladım.Özellikle Prag'a gitmiş olmanın verdiği hazla başladım kitaba.Işığım da loş olunca çok huzurlu bir gece geçirdim evde.Gerçi bu kitabı ve Kafka'nın Dönüşüm'ünü tekrar gidersem Charles Köprüsü kıyısına oturup tekrar okuyacağım :)

Asıl bu kadar iyi hissetmemi sağlayansa okurken dinlediğim müzik ve belki de kahvemin içine döktüğüm karamelli likördü :)

Asıl bu kadar iyi hissetmemi sağlayansa okurken dinlediğim müzik ve belki de kahvemin içine döktüğüm karamelli likördü :)
Çanlar Kimin İçin Çalıyor?
Hafta sonu trenle İstanbul'a gittim.Elimde de bitirmem gereken bir kitap:Çanlar Kimin İçin Çalıyor.İlk defa tren yolculuğu yapmanın heyecanı,gece 3te binmiş olmanın verdiği hoş bir yalnızlık duygusu...Trenin içini yenilemişler ama hala istasyonları yaşlıca bir amca dolaşıp bağırarak haber veriyor :).
Tren deneyimime gelince, sürekli makas değiştirmesinden kaynaklı sesler,ışıkların otobüslerdeki gibi kapanmaması uyumak isteyenler için genel engelleyici sebepler.Bir de gecenin o vakti olmasına rağmen son sesi açıp garip şarkılar dinleyen arkadaş ise bizim vagona özgüydü sanırım.Neyse ben varana kadar kitabı bitirmeyi planladığım için bir kahve alıp başlıyorum okumaya.
"kimse bir ada, tek başına bir bütün değildir. herkes anakaranın bir parçası, bütünün bir bölümüdür. deniz bir parçacık toprağı alıp götürse, avrupa eksilir. deniz burnu aşındırırsa, arkadaşlarının ya da senin toprakların aşınmış demektir. her ölüm beni eksiltir, çünkü insanlığın bir parçasıyım ben.
bundan dolayı hiçbir zaman çanlar kimin için çalıyor diye sorma.
çanlar senin için çalıyor’’diye başlıyorum okumaya.
Bu arada daha önceden Metalicca'nın kitabın bir bölümüyle ilgili for whom the bell tolls şarkısını atmıştım mp3 çalarıma onu dinliyorum bir yandan.Şimdi trendeyim,köprülerden geçiyoruz ve okudukça bende bir kundaklanma paranoyası başlıyor.Bu sırada tek yön olması dolayısıyla diğer trenin geçisini bekliyoruz ve yaklaşık 45 dakika rötar yapmamıza neden oluyor bu bekleyiş.
Kitabımın çevrisi ve baskısı kötüydü sayfa sayısı da diğer basımlara göre fazla.Ama azmedip dönüş yolunda bitiriyorum kitabı.araya 3 günlük sihirli bir İstanbul turu girdikten sonra tabi.Onu da anlatacağım yarın ya da öbür gün.
Velhasıl kitap güzel,zaten klasik 100 temel eser arasında vs vs.Google a yazdığımız anda bir sürü sitede özetini bulabiliyoruz.Ama en güzel özeti gezdiğim bir sahafta '1000 klasiği en hızlı şekilde okuyun' kitabında rastladım :
Bir adam varmış.Köprü uçaracakmış.Aşık olmuş,kararsız kalmış sonra isyan çıkmış o da dinamitleri patlatmış uçmuş köprü.Aferin ona. :) Çok eğlenceli bir bakış açısı tabi.
Eylül ayında da Hemingway'in el yazmaları bulunmuş ve kitaın alternatif bir sonu daha varmış merakla bekliyoruz.Unutmadan kitabın bir de 1943 yapımı başrolünde Gary Cooper'ın olduğu bir filmi de var.Ve şu ana kadar izleyip de filmi ve kitabı bu kadar örtüşen başka bir film izlemedim.
Tren deneyimime gelince, sürekli makas değiştirmesinden kaynaklı sesler,ışıkların otobüslerdeki gibi kapanmaması uyumak isteyenler için genel engelleyici sebepler.Bir de gecenin o vakti olmasına rağmen son sesi açıp garip şarkılar dinleyen arkadaş ise bizim vagona özgüydü sanırım.Neyse ben varana kadar kitabı bitirmeyi planladığım için bir kahve alıp başlıyorum okumaya.
"kimse bir ada, tek başına bir bütün değildir. herkes anakaranın bir parçası, bütünün bir bölümüdür. deniz bir parçacık toprağı alıp götürse, avrupa eksilir. deniz burnu aşındırırsa, arkadaşlarının ya da senin toprakların aşınmış demektir. her ölüm beni eksiltir, çünkü insanlığın bir parçasıyım ben.
bundan dolayı hiçbir zaman çanlar kimin için çalıyor diye sorma.
çanlar senin için çalıyor’’diye başlıyorum okumaya.
Bu arada daha önceden Metalicca'nın kitabın bir bölümüyle ilgili for whom the bell tolls şarkısını atmıştım mp3 çalarıma onu dinliyorum bir yandan.Şimdi trendeyim,köprülerden geçiyoruz ve okudukça bende bir kundaklanma paranoyası başlıyor.Bu sırada tek yön olması dolayısıyla diğer trenin geçisini bekliyoruz ve yaklaşık 45 dakika rötar yapmamıza neden oluyor bu bekleyiş.
Kitabımın çevrisi ve baskısı kötüydü sayfa sayısı da diğer basımlara göre fazla.Ama azmedip dönüş yolunda bitiriyorum kitabı.araya 3 günlük sihirli bir İstanbul turu girdikten sonra tabi.Onu da anlatacağım yarın ya da öbür gün.
Velhasıl kitap güzel,zaten klasik 100 temel eser arasında vs vs.Google a yazdığımız anda bir sürü sitede özetini bulabiliyoruz.Ama en güzel özeti gezdiğim bir sahafta '1000 klasiği en hızlı şekilde okuyun' kitabında rastladım :
Bir adam varmış.Köprü uçaracakmış.Aşık olmuş,kararsız kalmış sonra isyan çıkmış o da dinamitleri patlatmış uçmuş köprü.Aferin ona. :) Çok eğlenceli bir bakış açısı tabi.
Eylül ayında da Hemingway'in el yazmaları bulunmuş ve kitaın alternatif bir sonu daha varmış merakla bekliyoruz.Unutmadan kitabın bir de 1943 yapımı başrolünde Gary Cooper'ın olduğu bir filmi de var.Ve şu ana kadar izleyip de filmi ve kitabı bu kadar örtüşen başka bir film izlemedim.
Savaş,Generaller ve Barbekü
Odunpazarı Belediyesi YKSM'de yalnızca 2 gün sahnelenen özel gösterim bir oyun.
Başbakan çaresiz durumdadır ; hem sanayi hem tarım aynı anda yüksek üretimde ve tüketici bulamamaktadır.Bir çözüm gelir aklına.Ne peki?Elbette savaş!
Generalleri ikna etmek kolay olmayacaktır tabi, biz de bu aşamayı izliyoruz.
Başbakan generali ziyaret eder ve viski aldıracaklardır askere.Viskinin fiyatını duyunca şaşırır,niye bu kadar pahalı?General cevap verir e zam yaptınız ya sayım başbakan.
Oyunda bazı yerlerde biraz homofobik bir yaklaşım vardı,o kısımları pek hoşuma gitmese de genel itibariyle anlatılanlar ve oyuncuların performansıyla izlenilmeye değerdi.
Başbakan çaresiz durumdadır ; hem sanayi hem tarım aynı anda yüksek üretimde ve tüketici bulamamaktadır.Bir çözüm gelir aklına.Ne peki?Elbette savaş!
Generalleri ikna etmek kolay olmayacaktır tabi, biz de bu aşamayı izliyoruz.
Başbakan generali ziyaret eder ve viski aldıracaklardır askere.Viskinin fiyatını duyunca şaşırır,niye bu kadar pahalı?General cevap verir e zam yaptınız ya sayım başbakan.
Oyunda bazı yerlerde biraz homofobik bir yaklaşım vardı,o kısımları pek hoşuma gitmese de genel itibariyle anlatılanlar ve oyuncuların performansıyla izlenilmeye değerdi.
9 Aralık 2011 Cuma
Viyana
Viyanada pek gezemedik ama yine az çok bir izlenim edindim..Özellikle de geceleriyle ilgili :).Zaten vardığımızda saat 5 olmuştu.Önce Ankara'daki Atakule benzeri bir yapı olan Viyana Kulesine gidip kuşbakışı bakıyoruz şehre ama hava sisli pek bir şey göremiyoruz.Ardından St. Stephen Katedraline gittik ilk olarak zaten merkezi bir yerde.Bizim Ankara'da Kızılay İstanbul Taksim neyse Viyana'da da İsviçre meydanı o.İşte İsviçre meydanına da 5 dakika mesafede katedral.Yine muazzam bir yapı karşıladı bizi.
Katedrali ziyaretten sonra İsviçre Meydanına doğru yürüyoruz ama her yerde Türkçe konuşuluyor.Hatta yanımızdan Türkçe konuşarak geçen bir kaç kişi bizimde Türk olduğumuzu anlayınca epey bir utanıyor konuştuklarının anlaşılmasından dolayı :)Meydana varıyoruz her yer kebapçı,dönerci.Kaçıncı günümüz olduğu için artık dayanamıyoruz ve gidip bir güzel döner yiyoruz tabi o dönere verdiğimiz parayla burda 3 kere daha lezzetlisini yiyebilecek olduğumuzu düşünmemeye çalışıyoruz.
Meydanda ikinci el pazarı kurulmuş.Antikalar,kıyafetler,cdler,plaklar,kitaplar,kasetler bir sürü şey var.Hızlıca gezip 2 tane plak buluyorum Atilla Jozsef'in şiirlerini okuduğu bir 33lük, Macar folk müziklerinin olduğu bir taş plak aldım :).Yan tarafında koleksiyonunu satmakta olan amcayla tanışıyorum ve ondan da memleketine geldiğim Mozart'ın Die Zauberflöte sini ve Hot Jazz Ambassadors adlı Viyanalı bir grubun Cd'lerini alıyorum.Bu arada amcadan öğreniyorum ki Mozart öyle aksi bir adammış ki öldüğünde cenazesini taşımak için kimseyi bulamamışlar.
Akşam yemeğimizi yemek üzere Viyana'ya yakın bir kasabaya gidiyoruz Grinzing e.Yine şarap evleriyle ünlü bir yerdeyiz.Viyana'nın meşhur Şİnitzelinden yiyoruz.Bizdeki tavuk göğsüyle yapılıyor ya orda şinitzel dana bonfileden yapılıyor.Restaurantımızın sahibinin eşi eski bir opera sanatçısı ve yemek sırasında aryalar söylüyor.
Gecemiz bitmiyor tabi :) ordan çıkıpViyanaya geri dönüyorum ve bir Irish Pub a düşüyor yolum.Viyana'da bira biraz daha pahalı diğer yerlere göre hatta genel olarak Viyana pahalı geldi bana.Geceden edindiğim tecrübeyle de üniversitelerinin dışardan çok öğrenci almasından dolayı da her milletten insan var.Bir Türk bir Rus bir Alman bir Belçikalı bir Amerikan olarak oturuyoruz ve tam Temel fıkrası tadında bir gece geçiyoruz :)


Sabah olunca Schöburnn Sarayını geziyoruz.İçinde bir hayvanat bahçesi de mevcut.Saatlerce gezilecek bir yapı ama aksine hava çok soğuktu
Katedrali ziyaretten sonra İsviçre Meydanına doğru yürüyoruz ama her yerde Türkçe konuşuluyor.Hatta yanımızdan Türkçe konuşarak geçen bir kaç kişi bizimde Türk olduğumuzu anlayınca epey bir utanıyor konuştuklarının anlaşılmasından dolayı :)Meydana varıyoruz her yer kebapçı,dönerci.Kaçıncı günümüz olduğu için artık dayanamıyoruz ve gidip bir güzel döner yiyoruz tabi o dönere verdiğimiz parayla burda 3 kere daha lezzetlisini yiyebilecek olduğumuzu düşünmemeye çalışıyoruz.
Meydanda ikinci el pazarı kurulmuş.Antikalar,kıyafetler,cdler,plaklar,kitaplar,kasetler bir sürü şey var.Hızlıca gezip 2 tane plak buluyorum Atilla Jozsef'in şiirlerini okuduğu bir 33lük, Macar folk müziklerinin olduğu bir taş plak aldım :).Yan tarafında koleksiyonunu satmakta olan amcayla tanışıyorum ve ondan da memleketine geldiğim Mozart'ın Die Zauberflöte sini ve Hot Jazz Ambassadors adlı Viyanalı bir grubun Cd'lerini alıyorum.Bu arada amcadan öğreniyorum ki Mozart öyle aksi bir adammış ki öldüğünde cenazesini taşımak için kimseyi bulamamışlar.
Akşam yemeğimizi yemek üzere Viyana'ya yakın bir kasabaya gidiyoruz Grinzing e.Yine şarap evleriyle ünlü bir yerdeyiz.Viyana'nın meşhur Şİnitzelinden yiyoruz.Bizdeki tavuk göğsüyle yapılıyor ya orda şinitzel dana bonfileden yapılıyor.Restaurantımızın sahibinin eşi eski bir opera sanatçısı ve yemek sırasında aryalar söylüyor.
Gecemiz bitmiyor tabi :) ordan çıkıpViyanaya geri dönüyorum ve bir Irish Pub a düşüyor yolum.Viyana'da bira biraz daha pahalı diğer yerlere göre hatta genel olarak Viyana pahalı geldi bana.Geceden edindiğim tecrübeyle de üniversitelerinin dışardan çok öğrenci almasından dolayı da her milletten insan var.Bir Türk bir Rus bir Alman bir Belçikalı bir Amerikan olarak oturuyoruz ve tam Temel fıkrası tadında bir gece geçiyoruz :)

şinitzel
Tabi meşhur Viyana çikolatalarından da alıyoruz :)
Sabah olunca Schöburnn Sarayını geziyoruz.İçinde bir hayvanat bahçesi de mevcut.Saatlerce gezilecek bir yapı ama aksine hava çok soğuktu
Her Dağın Gölgesi Denize Düşer
Bu kitabı 2 yıl önce Kaan Arslanoğlu'nun bir tavsiye yazısı üzerine satın almıştım(bu konuda da yazmak istediğim çok şey var bir başka sefer.Kitap bir meta mıdır, satın alınmalı mı)Ama okumamıştım nedense 2 hafta önceye kadar, yazık etmişim rafta tozlandırmakla.Ayrıca buradan kitabı okuma listesine alıp beni de okumaya teşvik eden kitap okuma grubumuzdaki Kıvılcım hocama ve Ertuğrul hocama da teşekkür ediyorum.
Kitabın ismi çok etkileyici bir kere.İlk duyduğum Yeni Türkünün de bir şarkısı gelmişti aklıma.Geçse de yolumuz bozkırlardan Denizlere çıkar sokaklar.Aynı kelime oyunu bence bu kitabın isminde de var.
Yazarı çok genç ölmüş ve tek kitabı bu Evrim Alataş'ın o yüzden ne diğer kitaplarıyla mukayese edebiliyoruz ne de ileride yazacaklarını bekleyebiliyoruz.
Kitap bir Alevi-Kürt köyünde geçiyor.Burada hemen belirtmeliyim ki bir Alevi arkadaşımla konuştuğumda bana Alevi-Kürt diye birşeyin olamayacağını söyledi.Aynı şekilde başka bir Kürt arkadaşımla da konuştuğumda o da Kürtler Alevi olmaz dedi.Biraz hassas bir konu olduğunun farkındayım ama bu biraz birbirimizi kabullenememizden kaynaklı gibi geliyor bana daha da üstünde durmamalıyım ama dediğim gibi çok hassas.
Olayların geçtiği köy adeta küçük Türkiye.Aynı ülke genelinde olduğu gibi birbiriyle farklı kültürde,dinden gelen insanların birbirleriyle olan ilişkileri.Başta Alevi-Sünni çatışması var.Köydeki çocukların isimleri Hasan,Hüseyin.Köye Deniz,Hüseyin,Yusuf'un gelmesiyle köy okumaya,bilinçlenmeye devrimci olmaya başlıyor.Öyle inançla sarılıyorlar ki devrim düşüncesine gerekli şeyleri alabilmek için tarlalarını satıp Denizlere veriyorlar parasını.Nasıl olsa devrimden sonra her şey herkesin olacak.Bu sırada artık çocukların isimleri Stalin,Lenin,Fidel olmaya başlıyor.Köyün kızları biraz da Deniz'den etkilenip ellerinden kitapları düşürmemeye çalışıyor.Köyün gençleri kendi aralarında kitap tartışıyor gelen üniversitelilerle tartışırken biraz eksikleniyorlar ama biliyorlar yine de devrimi.Sonra?Sonra ne oluyor?Denizler gidiyor,sonsuzluğa...Bununla başlayan gitmeler 12 eylülle son buluyor.Ya da aslında 12 eylülle her şey daha yeni başlıyor bizim için.
Denizlerin gitmesine kadar olan kısımda sonunu bilmeme rağmen herşeyin sanki onlar gitmeyecek,biz o köye sahip olduğumuz için sanki başka bir yermiş de sonunda devrim olacakmış diye bekledim.Sanki okumazsam,bitirmezsem kitabı devrim oldu yazacak sandım.Öyle olmadı tabi.12 eylülle verilen isimler önce verilirken değişti,sonra Türk örf ve adetlerine uymayan Fidel Şükrü oldu.Hepsi bir bir değiştirildi.Bizim köydeki kızlar kitapları bıraktı dantel örmeye başladı; hatta süpürgeye bile dantel örmeye başladı.
Kitabın ismi çok etkileyici bir kere.İlk duyduğum Yeni Türkünün de bir şarkısı gelmişti aklıma.Geçse de yolumuz bozkırlardan Denizlere çıkar sokaklar.Aynı kelime oyunu bence bu kitabın isminde de var.
Yazarı çok genç ölmüş ve tek kitabı bu Evrim Alataş'ın o yüzden ne diğer kitaplarıyla mukayese edebiliyoruz ne de ileride yazacaklarını bekleyebiliyoruz.
Kitap bir Alevi-Kürt köyünde geçiyor.Burada hemen belirtmeliyim ki bir Alevi arkadaşımla konuştuğumda bana Alevi-Kürt diye birşeyin olamayacağını söyledi.Aynı şekilde başka bir Kürt arkadaşımla da konuştuğumda o da Kürtler Alevi olmaz dedi.Biraz hassas bir konu olduğunun farkındayım ama bu biraz birbirimizi kabullenememizden kaynaklı gibi geliyor bana daha da üstünde durmamalıyım ama dediğim gibi çok hassas.
Olayların geçtiği köy adeta küçük Türkiye.Aynı ülke genelinde olduğu gibi birbiriyle farklı kültürde,dinden gelen insanların birbirleriyle olan ilişkileri.Başta Alevi-Sünni çatışması var.Köydeki çocukların isimleri Hasan,Hüseyin.Köye Deniz,Hüseyin,Yusuf'un gelmesiyle köy okumaya,bilinçlenmeye devrimci olmaya başlıyor.Öyle inançla sarılıyorlar ki devrim düşüncesine gerekli şeyleri alabilmek için tarlalarını satıp Denizlere veriyorlar parasını.Nasıl olsa devrimden sonra her şey herkesin olacak.Bu sırada artık çocukların isimleri Stalin,Lenin,Fidel olmaya başlıyor.Köyün kızları biraz da Deniz'den etkilenip ellerinden kitapları düşürmemeye çalışıyor.Köyün gençleri kendi aralarında kitap tartışıyor gelen üniversitelilerle tartışırken biraz eksikleniyorlar ama biliyorlar yine de devrimi.Sonra?Sonra ne oluyor?Denizler gidiyor,sonsuzluğa...Bununla başlayan gitmeler 12 eylülle son buluyor.Ya da aslında 12 eylülle her şey daha yeni başlıyor bizim için.
Denizlerin gitmesine kadar olan kısımda sonunu bilmeme rağmen herşeyin sanki onlar gitmeyecek,biz o köye sahip olduğumuz için sanki başka bir yermiş de sonunda devrim olacakmış diye bekledim.Sanki okumazsam,bitirmezsem kitabı devrim oldu yazacak sandım.Öyle olmadı tabi.12 eylülle verilen isimler önce verilirken değişti,sonra Türk örf ve adetlerine uymayan Fidel Şükrü oldu.Hepsi bir bir değiştirildi.Bizim köydeki kızlar kitapları bıraktı dantel örmeye başladı; hatta süpürgeye bile dantel örmeye başladı.
Sonun da ise daha da büyük bir süprizle karşılaştık.Şimdi okudum da yazdıklarımı biraz da kitabı okumak isteyenlere okuyacak birşey kalsın yazmayayım artık. :)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

