17 Aralık 2011 Cumartesi

Karlovy Vary

  Prag'tan 2 saat süren yolculuğumuzun ardından varıyoruz.Bu arada yollar deprem paralarını bizim gibi duble yollara harcamadıklarından mı bilinmez çok düzgün değildi.Yine çift yol fakat asfalt kötüydü.Çok az özel araba geçti genelde otobüsler kullanılıyor.


Yol üstünde Pilsen şehrine uğruyoruz.Evet doğru tahmin bira şehri :)Hemen yol üstünde duruyoruz ve Breznak biralarından alıyorum bir paket.Alkolsüzü de var.Yolda içelim diye alıyoruz zaten alkollüleri içilince de baya yüksek bir sınıra kadar  araba kullanılabiliyormuş.E sorun yoksa alkollü alıyoruz biz de :)Yanına da wasabili fıstık alıyorum.Süper bir ikili oluyorlar.





 Varıyoruz Karlovy Vary'e.Kartpostal gibi derler ya hıhhh tam öyle bir yer.Ben biraz Eskişehir'ime de benzettim.Ortada küçük bir nehir köprüler...
  Anlamı Karl'ın banyosu.Zaten sıcak sularıyla ünlü.Hatta Atatürk'te bir ara tedavi için burada bulunmuş ama yarım kalmış tedavisi o yıllarda.
  Bohemia kristali, porseleni ve granad adlı taşı da ünlü.Hatta bu sıcak suları içmek için özel bir bardak yapmışlar.İbriği var ve pipet gibi kullanıyorsunuz.Oradan su geçerken soğuyor ve çok sıcak şeyleri bile ağzınız yanmadan içebiliyorsunuz tecrübeyle sabit :)



 Son James Bond filmi Casino Royal de buradaki bir otelde çekilmiş.

Buranın ünlü kafelerinden Elefant a oturuyoruz.Russian Chocalate alıyorum ve o da ne.İlk yudumum da sanırım sek vodka içiyorum.Sonra çikolatayla iyice karıştırınca normale dönüyor tadı ama dikkatli olun siz ilk yudumu alırken :)Bir de kağıt helvası çok meşhurmuş ama bizimkinden bir farkı yok.


 Sıra gelir Becherovka'ya.Buranın suları,12 çeşit baharat ve bir miktar alkolle başta ilaç olarak kullanılan bu içecek sonradan alkolü artırılarak %38 alkollü ve genelde yemekten önce aperatif olarak servis ediliyor.




Asıl bugünün akşamı Prag'a dönüşte gideceğimiz muhteşem ortaçağ gecesi için sabırsızlanıyorum.Girer girmez farklı bir dünyaya adım atıyoruz.Masalar,sandalyeler hatta şarap içtiğimiz bardaklar bile ahşap.Medieval müzikler çalan bir grup adam geliyor davullarıyla önce ardından dansçı kızlar,ateş gösterileri,orta oyunları..Onlar anlatılmaz yaşanır cinsten şeyler.Yemek olarak bezelyeli bol tuzlu bir çorba içiyoruz.Ardından kaz eti.








(Karanlık ama müziğin yarattığı ruh hali önemli olan)








İlerleyen saatlerde falcı geliyor ve kariyer ve aşk arasında kalacağımı ve kesinlikle düşünmeden kariyere yöneleceğimi,bu konuda bu aralar kendimi çok sıktığımı ama hiç gerek olmadığını zaten herşeyin iyi göründüğünü söyledi umarım öyle olur :))







 Çorbamız





Karlovy Vary

16 Aralık 2011 Cuma

  Uzun zamandır kitap okurken dinleyebileceğim güzel müzikler arıyordum sonunda buldum.Dün akşam dinlerken kahvemi de yaptım uzun zamandır okumak istediğim Prag Mezarlığı'nı da okumaya başladım.Özellikle Prag'a gitmiş olmanın verdiği hazla başladım kitaba.Işığım da loş olunca çok huzurlu bir gece geçirdim evde.Gerçi bu kitabı ve Kafka'nın Dönüşüm'ünü tekrar gidersem Charles Köprüsü kıyısına oturup tekrar okuyacağım :)
 






  Asıl bu kadar iyi hissetmemi sağlayansa okurken dinlediğim müzik ve belki de kahvemin içine döktüğüm karamelli likördü :)

                                                                         

Çanlar Kimin İçin Çalıyor?

Hafta sonu trenle İstanbul'a gittim.Elimde de bitirmem gereken bir kitap:Çanlar Kimin İçin Çalıyor.İlk defa tren yolculuğu yapmanın heyecanı,gece 3te binmiş olmanın verdiği hoş bir yalnızlık duygusu...Trenin içini yenilemişler ama hala istasyonları yaşlıca bir amca dolaşıp bağırarak haber veriyor :).


Tren deneyimime gelince, sürekli makas değiştirmesinden kaynaklı sesler,ışıkların otobüslerdeki gibi kapanmaması uyumak isteyenler için genel engelleyici sebepler.Bir de gecenin o vakti olmasına rağmen son sesi açıp garip şarkılar dinleyen arkadaş ise bizim vagona özgüydü sanırım.Neyse ben varana kadar kitabı bitirmeyi planladığım için bir kahve alıp başlıyorum okumaya.


"kimse bir ada, tek başına bir bütün değildir. herkes anakaranın bir parçası, bütünün bir bölümüdür. deniz bir parçacık toprağı alıp götürse, avrupa eksilir. deniz burnu aşındırırsa, arkadaşlarının ya da senin toprakların aşınmış demektir. her ölüm beni eksiltir, çünkü insanlığın bir parçasıyım ben.
bundan dolayı hiçbir zaman çanlar kimin için çalıyor diye sorma.
çanlar senin için çalıyor’’diye başlıyorum okumaya.



Bu arada daha önceden Metalicca'nın kitabın bir bölümüyle ilgili for whom the bell tolls şarkısını atmıştım mp3 çalarıma onu dinliyorum bir yandan.Şimdi trendeyim,köprülerden geçiyoruz ve okudukça bende bir kundaklanma paranoyası başlıyor.Bu sırada tek yön olması dolayısıyla diğer trenin geçisini bekliyoruz ve yaklaşık 45 dakika rötar yapmamıza neden oluyor bu bekleyiş.


Kitabımın çevrisi ve baskısı kötüydü sayfa sayısı da diğer basımlara göre fazla.Ama azmedip dönüş yolunda bitiriyorum kitabı.araya 3 günlük sihirli bir İstanbul turu girdikten sonra tabi.Onu da anlatacağım yarın ya da öbür gün.


Velhasıl kitap güzel,zaten klasik 100 temel eser arasında vs vs.Google a yazdığımız anda bir sürü sitede özetini bulabiliyoruz.Ama en güzel özeti gezdiğim bir sahafta '1000 klasiği en hızlı şekilde okuyun' kitabında rastladım :
Bir adam varmış.Köprü uçaracakmış.Aşık olmuş,kararsız kalmış sonra isyan çıkmış o da dinamitleri patlatmış uçmuş köprü.Aferin ona. :) Çok eğlenceli bir bakış açısı tabi.


Eylül ayında da Hemingway'in el yazmaları bulunmuş ve kitaın alternatif bir sonu daha varmış merakla bekliyoruz.Unutmadan kitabın bir de 1943 yapımı başrolünde Gary Cooper'ın olduğu bir filmi de var.Ve şu ana kadar izleyip de filmi ve kitabı bu kadar örtüşen başka bir film izlemedim.







Savaş,Generaller ve Barbekü

Odunpazarı Belediyesi YKSM'de yalnızca 2 gün sahnelenen özel gösterim bir oyun.

  Başbakan çaresiz durumdadır ; hem sanayi hem tarım aynı anda yüksek üretimde ve tüketici bulamamaktadır.Bir çözüm gelir aklına.Ne peki?Elbette savaş!
 Generalleri ikna etmek kolay olmayacaktır tabi, biz de bu aşamayı izliyoruz.
 Başbakan generali ziyaret eder ve viski aldıracaklardır askere.Viskinin fiyatını duyunca şaşırır,niye bu kadar pahalı?General cevap verir e zam yaptınız ya sayım başbakan.

 Oyunda bazı yerlerde biraz homofobik bir yaklaşım vardı,o kısımları pek hoşuma gitmese de genel itibariyle anlatılanlar ve oyuncuların performansıyla izlenilmeye değerdi.

9 Aralık 2011 Cuma

Viyana

Viyanada pek gezemedik ama yine az çok bir izlenim edindim..Özellikle de geceleriyle ilgili :).Zaten vardığımızda saat 5 olmuştu.Önce Ankara'daki Atakule benzeri bir yapı olan Viyana Kulesine gidip kuşbakışı bakıyoruz şehre ama hava sisli pek bir şey göremiyoruz.Ardından St. Stephen Katedraline gittik ilk olarak zaten merkezi bir yerde.Bizim Ankara'da Kızılay İstanbul Taksim neyse Viyana'da da İsviçre meydanı o.İşte İsviçre meydanına da 5 dakika mesafede katedral.Yine muazzam bir yapı karşıladı bizi.



Katedrali ziyaretten sonra İsviçre Meydanına doğru yürüyoruz ama her yerde Türkçe konuşuluyor.Hatta yanımızdan Türkçe konuşarak geçen bir kaç kişi bizimde Türk olduğumuzu anlayınca epey bir utanıyor konuştuklarının anlaşılmasından dolayı :)Meydana varıyoruz her yer kebapçı,dönerci.Kaçıncı günümüz olduğu için artık dayanamıyoruz ve gidip bir güzel döner yiyoruz tabi o dönere verdiğimiz parayla burda 3 kere daha lezzetlisini yiyebilecek olduğumuzu düşünmemeye çalışıyoruz.



Meydanda ikinci el pazarı kurulmuş.Antikalar,kıyafetler,cdler,plaklar,kitaplar,kasetler bir sürü şey var.Hızlıca gezip 2 tane plak buluyorum Atilla Jozsef'in şiirlerini okuduğu bir 33lük, Macar folk müziklerinin olduğu bir taş plak aldım :).Yan tarafında koleksiyonunu satmakta olan amcayla tanışıyorum ve ondan da memleketine geldiğim Mozart'ın Die Zauberflöte sini ve Hot Jazz Ambassadors adlı Viyanalı bir grubun Cd'lerini alıyorum.Bu arada amcadan öğreniyorum ki Mozart öyle aksi bir adammış ki öldüğünde cenazesini taşımak için kimseyi bulamamışlar.


Akşam yemeğimizi yemek üzere Viyana'ya yakın bir kasabaya gidiyoruz Grinzing e.Yine şarap evleriyle ünlü bir yerdeyiz.Viyana'nın meşhur Şİnitzelinden yiyoruz.Bizdeki tavuk göğsüyle yapılıyor ya orda şinitzel dana bonfileden yapılıyor.Restaurantımızın sahibinin eşi eski bir opera sanatçısı ve yemek sırasında aryalar söylüyor.

Gecemiz bitmiyor tabi :) ordan çıkıpViyanaya geri dönüyorum ve bir Irish Pub a düşüyor yolum.Viyana'da bira biraz daha pahalı diğer yerlere göre hatta genel olarak Viyana pahalı geldi bana.Geceden edindiğim tecrübeyle de üniversitelerinin dışardan çok öğrenci almasından dolayı da her milletten insan var.Bir Türk bir Rus bir Alman bir Belçikalı bir Amerikan olarak oturuyoruz ve tam Temel fıkrası tadında bir gece geçiyoruz :)



şinitzel



Tabi meşhur Viyana çikolatalarından da alıyoruz :)



Sabah olunca Schöburnn Sarayını geziyoruz.İçinde bir hayvanat bahçesi de mevcut.Saatlerce gezilecek bir yapı ama aksine hava çok soğuktu

Her Dağın Gölgesi Denize Düşer

  Bu kitabı 2 yıl önce Kaan Arslanoğlu'nun bir tavsiye yazısı üzerine satın almıştım(bu konuda da yazmak istediğim çok şey var bir başka sefer.Kitap bir meta mıdır, satın alınmalı mı)Ama okumamıştım nedense 2 hafta önceye kadar, yazık etmişim rafta tozlandırmakla.Ayrıca buradan kitabı okuma listesine alıp beni de okumaya teşvik eden kitap okuma grubumuzdaki Kıvılcım hocama ve Ertuğrul hocama da teşekkür ediyorum.

 Kitabın ismi çok etkileyici bir kere.İlk duyduğum Yeni Türkünün de bir şarkısı gelmişti aklıma.Geçse de yolumuz bozkırlardan Denizlere çıkar sokaklar.Aynı kelime oyunu bence bu kitabın isminde de var.

Yazarı çok genç ölmüş ve tek kitabı bu Evrim Alataş'ın o yüzden ne diğer kitaplarıyla mukayese edebiliyoruz ne de ileride yazacaklarını bekleyebiliyoruz.

Kitap bir Alevi-Kürt köyünde geçiyor.Burada hemen belirtmeliyim ki bir Alevi arkadaşımla konuştuğumda bana Alevi-Kürt diye birşeyin olamayacağını söyledi.Aynı şekilde başka bir Kürt arkadaşımla da konuştuğumda o da Kürtler Alevi olmaz dedi.Biraz hassas bir konu olduğunun farkındayım ama bu biraz birbirimizi kabullenememizden kaynaklı gibi geliyor bana daha da üstünde durmamalıyım ama dediğim gibi çok hassas.

Olayların geçtiği köy adeta küçük Türkiye.Aynı ülke genelinde olduğu gibi birbiriyle farklı kültürde,dinden gelen insanların birbirleriyle olan ilişkileri.Başta Alevi-Sünni çatışması var.Köydeki çocukların isimleri Hasan,Hüseyin.Köye Deniz,Hüseyin,Yusuf'un gelmesiyle köy okumaya,bilinçlenmeye devrimci olmaya başlıyor.Öyle inançla sarılıyorlar ki devrim düşüncesine gerekli şeyleri alabilmek için tarlalarını satıp Denizlere veriyorlar parasını.Nasıl olsa devrimden sonra her şey herkesin olacak.Bu sırada artık çocukların isimleri Stalin,Lenin,Fidel olmaya başlıyor.Köyün kızları biraz da Deniz'den etkilenip ellerinden kitapları düşürmemeye çalışıyor.Köyün gençleri kendi aralarında kitap tartışıyor gelen üniversitelilerle tartışırken biraz eksikleniyorlar ama biliyorlar yine de devrimi.Sonra?Sonra ne oluyor?Denizler gidiyor,sonsuzluğa...Bununla başlayan gitmeler 12 eylülle son buluyor.Ya da aslında 12 eylülle her şey daha yeni başlıyor bizim için.

Denizlerin gitmesine kadar olan kısımda sonunu bilmeme rağmen herşeyin sanki onlar gitmeyecek,biz o köye sahip olduğumuz için sanki başka bir yermiş de sonunda devrim olacakmış diye bekledim.Sanki okumazsam,bitirmezsem kitabı devrim oldu yazacak sandım.Öyle olmadı tabi.12 eylülle verilen isimler önce verilirken değişti,sonra Türk örf ve adetlerine uymayan Fidel Şükrü oldu.Hepsi bir bir değiştirildi.Bizim köydeki kızlar kitapları bıraktı dantel örmeye başladı; hatta süpürgeye bile dantel örmeye başladı.






Sonun da ise daha da büyük bir süprizle karşılaştık.Şimdi okudum da yazdıklarımı biraz da kitabı okumak isteyenlere okuyacak birşey kalsın yazmayayım artık. :)


Time of the Gypsies (Çingeneler zamanı)




Bir rica:önce play tuşu sonra okumaya başlayın :)







Filmi ilk izleyeceğim zaman arkadaşlarımlaydım ve bir kaç sahneye bakıp kapatmıştık.Asıl izlediğimde ise tek başıma oturuyordum ve bazı filmler vardır ki ne sinemada izlenmeli ne de başkalarıyla.İşte öyle filmlerden biri Çingeneler zamanı.
 
 İlk olarak filmin müziklerinden başlamak gerekir yorum yapacaksak filmle ilgili.Goran Bregovic imzalı tüm şarkılar ve hemen hepimizin pek çok yerde duyduğu başta Ederlezi olmak üzere bir çok şarkı var.Mutlaka aşinayızdır şarkılara da hangi filmin müziğidir ya da konusu nedir bilemeyiz ya.Filmi izlemediyseniz önce müziklerini dinleyin ki müzik biter bitmez filmi izlemek için can atın.Çünkü ben müzikleri dinlemek için kaç kere geri aldım filmi :)
 

 Gelelim filmin asıl özelliğine.Çingeneleri bu kadar doğal anlatan başka bir film var mı bilemiyorum  ama çingenelerin dilinde çekilmiş başka bir film yok onu biliyorum.Filmdeki kareler o yaşantının tamamen içine alıyor sizi.İnsanı rahatsız edecek derece pis bir çevre,fakir hayatlar o kadar canlı ki...Neredeyse kokuyu bile hissedecek oluyorum bir ara.
 
 Daha önce de bilirdim yaşamlarını ama her duyguyu bir arada yaşayıp daha doğrusu bir duygudan diğerine bu kadar çabuk geçileceğini bu kadar net görmemiştim.Duyardım hep cenazeye ağlaya ağlaya gidip düğün haberi alıp oynaya oynaya geldiklerini.Perhan ve ninesi Azrayı istemeye gittiğinde Azranın annesinin nineyi o kadar candan buyur ettikten bir kaç dakika sonra evden kovarak dışarı atması gibi.
  
 Esas tema ise bence bir hindinin kanat açmasıyla bile mutlu olabilen Perhanın pis işlere bulaştıktan sonra hiç bir şey de başta para olmak üzere mutluluğu elde edememesi ninesinin onu masumluğunu kaybettiğini yüzüne vurması akabinde gelen mutsuzluğa biraz daha mutsuzluk katmak için Perhanın koluna sigarayı basarken çalan ederleziyle en etkileyeci sahnelerdi sanırım.

  Bir de isimlerin bizim kullandığımız Türkçe isimler olması ve filmin eski Türk filmleriyle olan benzerliği çoğu zaman yerli yapım bir film izlediğim hissine kapıldım.
  
Müslümanın,Hristiyanın hepsinin bir arada ki yaşamını çok güzel işlemişler.Kızın hastalığı için Kuran da okutuyor,papaza da gösteriyor,otlara kullanıyor, büyücüye de gidiyor.Son çare doktora ki film de asıl burda değişmeye başlıyor.
  
Son olarak mükemmel oyuncu seçimleriyle benden tam puan alıyor.Her bir karakter eğer film bir kitap olsaydı okurken tam hayal edeceğim cisme sahip.Özellikle filmin başındaki gelin

Prag

Dünya büyük yer daha çoğunu da gezmedim ama şu ana kadar gördüğüm ennnnn güzel yer Prag.Bir kere Bohemia'nın başkenti,Kafka'nın memleketi,bir zamanlar sosyalizmin en güzel zamanlarını geçirdiği yer...Gerçi Çek topraklarına adımımı attığım an girdiğim ilk yerin daha doğrusu sınırda karnımız çok acıktığı için ilk yerin Mc Donalds olması oldukça ironikti benim için.


İlk durağımız Aziz Vitus Katedrali.Oldukça ürkütücü görünüyor.Zaten amacı da buymuş.Gotik tarzda inşa edilmiş ve üzerinde gerçekten amacına uygun olarak konulmuş çirkin yaratık heykelleri var ve bunların katedrali kötü ruhlardan uzak tuttuğuna inanılıyor.Katedral 3 farklı dönemde inşa edilmiş ve tam 600 yıl sürmüş inşası.Dışardan bakıldığında da taşlarının renginden anlaşılıyor yer yer daha kara yer yer daha açık renkte.Katedralin bulunduğu meydan da ayrıca başbakanlık binası da bulunuyor.Bu bina o kadar iyi korunuyor ki kapıda 2 nöbetçi var birisi de yoldan geçen bir adamla muhabbete dalmış :)






























Katedralden Charles Köprüsüne doğru ilerleyeceğiz ama katedralden inerken sanırım Prag'ın muhteşem şekilde görüldüğü yerde oluyoruz.İnerken sağlı sollu onlarca müze var.Kafka müzesi,oyuncak müzesi gibi.Bu oyuncak müzesinin sadece 1 katı tamamen Barbie bebeklere ayrılmış.




Köprüden inerken çektim ama hava biraz daha güneşli olsa daha güzel olacaktı.Gerçi Prag'ın ruhuna bu puslu hava daha çok yakışıyor sanırm.






Sonunda Charles köprüsündeyiz.Bir sürü heykel karşılıyor bizi köprüde.Grubumuz en çok ilgisini çeken bir yeniçerinin de yer aldığı heykel oluyor.Göbekli, palabıyıklı bir yeniçeri.İkinci dikkat çekici noktamız ise köprü üzerindeki  John Nepomuk heykeli.Bir azize ait ,eğer o heykele dokunurak bir dilek tutarsanız gerçekleşiyormuş ve bir daha tekrar Prag'a geliyormuşsunuz.Şansımı denedim ama zaman gösterecek bakalım gerçek mi :)


Dümdüz devam ediyoruz ve kalabalık ve müthiş bir dokusu olan dar sokaklar bekliyor bizi.Buradan devam edip şehir meydanına varıyoruz.Saat 6 olmak üzere.Her saat başı resmen bir gösteri düzenleniyor burada.Alttaki videodan bakabilirsiniz uzun uzun anlatmayayım ama bunu her saat başı yapmak ve her saat başı yüzlerce insanı orada toplamak muazzam bir iş.İsa'nın havarileri selamlıyor ve altta bulunan cimriliği,kibiri ,hırsı ve şehveti temsil eden heykellerde var.Şehveti temsil edenin Türk olduğu söyleniyor
























Yine vakit darlığından dolayı Kafka,Salvador Dali kafelerini ziyaret edemiyoruz ama tekrar geleceğiz ya rivayete göre o zaman Kafka'nın evine gidip Dönüşümü bir de orada okumak istiyorum.























































Yine akşam otelimize dönüyoruz akşam için hazırlanıyoruz.Ardından Vltava Nehri üzerinde yemek turumuz başlıyor.Rahatça yemeğimizi yedikten sonra Bir de gece gözüyle görüyoruz muhteşem Prag manzarasını.Charles Köprüsünün tam altından geçerken eğer madeni para atıp köprünün ayağına isabet ettirebilirseniz dileğiniz kabul oluyormuş.Bunu da denedim tabi ki ve isabaet etti üstelik kulak çınlatıcı bir ses yayıldı ortalığa sanırım kabul olacak :)

Azizlikler

Daha 10 dakika oldu eve gireli ama böylesi güzel bir oyunu paylaşmak için daha fazla sabredemedim.Aziz Nesin'in o güzel güldürürken eleştiren eleştirirken güldüren hikayelerinden biri :) Bir de Genco Erkal tarafından oyunlaştırılınca üstüne Eskişehir Şehir Tiyatrosu'nun oyuncuları tarafından sahnelenince izlemekten verdiği keyif de o kadar katlanarak artıyor.Ben Eskişehir'e geleli 3 yıl oluyor ve sanırım 3 yıldır oynuyor bu oyun anca gidebildim ama salon doluydu.Zaten ne zaman bilet almaya gitsem gişede kalmadığını öğrenip üzülmem de bildiğim üzere Eskişehir halkı gerçekten tiyatroyu seviyor.Kaçıncı sahnelenişinde bile salonun dolu olması çok mutluluk verici bir durum.
Oyun hakkında olumlu olumsuz eleştiri yapmak haddime olmadığı için sadece çok hoşuma giden kısa bir bölümünü yazacağım ve oyunu görmeyen herkese şiddetle tavsiye edeceğim:

Oyunun bir kısmında oyuncu yeni yazılmış bir sözlükten kelimelerin anlamlarına bakıyor.Hak-hukuk'un anlamına rastlıyor tesadüfen.Meğer bu söz öbeği aslında gukuk kuşundan gelmiş.Kuş saat başında çıkıp gukuk guguk dedikçe e zamanla kuş dilinde zorlanan insanlar da hukuk hukuk diye söylemeye başlamış.

Her seferinde hukuk kelimesini telaffuzda  zorlanan arkadaşlarımında neden zorlandığını anlamış oldum böylece :)